12 08 2012

Erkekler Ağlamaz

Bir iş merkezinin en üst katında bir ofis kiralamıştım. reklam, organizasyon ve aracılık hizmetleriyle uğraşıyordum o yıllarda. benim ofisin hemen bitişiğinde de yerel bir radyo istasyonu vardı. ve o radyoda akşam üstleri program yapan genç bir kız. hikaye de tam burada; beni kendisinden sonra yayına çıkmaya ikna etmesiyle başlıyor.

radyoculuk büyülü bir şey. onca insan karşımda durup beni dinlese tek kelime edemem ama o ıssız ambiyansın içerisinde sanki kendimle dertleşir gibi son derece rahat konuşuyordum. sevmiştim ben bu işi.

o akşam da şehrin tüm ışıkları stüdyonun camına yansırken, tonmeister masasında tuborg kırmızı biram, antep fıstığım ve yanı başımda gözlerini benden bir an olsun ayırmayan "o" vardı. şarkı aralarında birbirimize şakalar yapıp, raftan rastgele cd ler seçiyorduk. gözlerini kapadı ve elini rafa atıp bir cd seçti. 
"bunun 2. şarkısını çal" dedi.

no doubt-don't speak

o şarkı günlerdir yakamadığımız ateşi bir çırpıda yakmış ikimizi de darmadağın etmişti. şarkının orta yerinde öpüşmeye başladık. şarkı bitip diğerine atladı ama biz durmadık. duramadık. devam ettik...dakikalarca.

o geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. birbirimizin hayatına iyice nüfuz edip körkütük aşık olduk. aylar geçti, yıllar geçti. uzun zamandır beraber yaşıyorduk ve o uzun zaman önce radyo programcılığını bırakıp oyunculuğa başlamıştı. belediye tiyatrosunda ufak tefek roller oynarken, yeteneği, güzelliği ve tanıdığı herkesi kendine hayran bırakan akıl almaz elektriği sayesinde adını duyurdu. ve bi gün yaşadığımız onca şeyi , birlikte döşediğimiz evimizi, sokaklarında sarhoş şarkılar söylediğimiz o şehri ve beni bırakarak daha büyük bir şehire gitti. "ayrılmıyoruz ki biz, hafta sonları atlar gelirsin, nolur üzülme" dedi giderken.

hafta sonları aylayıp gitmenin o kadar kolay olmayacağını, o bilmese bile ben biliyordum. o'nun turneleri, provaları derken, bazı haftalar benim yoğun iş tempom; bizi birbirimizden ayırmaya yemin etmiş yaramaz çocuklar gibi tüm camlarımızı kırıyordu. altı yedi ay kadar sürdürebildik. telefonda uzun uzun konuşup çıkış yolu bulamayınca, kopmaz sandığımız ama kilometre taşlarına sürte sürte kopmaya yüz tutan iplerimizi koparmak belki de son bir kez yüz yüze görüşmek için yaşadığı şehre gidecektim. 

otobüs otogara vardığında tatlı tatlı bir kar yağıyordu, o soğuk, o sevmediğim, o düzenbaz şehirde. evin kapısında beni görünce boynuma sarıldı hemen. içeriye geçtik cd çaların düğmesine bastı ve gwen söylemeye başladı yine, don't speak. ne kadar dans ettik ve kaç yüzyıl seviştik hatırlamıyorum. 

"bu sevişmeler bizi bir arada tutmaya yetmiyor biliyorsun değil mi?" dedim.
"bilmiyorum ama gitme" dedi. "geldin işte yanımdasın bir daha gitme" saatlerce konuştuk, bağırdık, çağırdık, sehpaları ve bardakları kırdık ama olmadı.

ilk otobüse binip bu şehirden bir an önce gitmek istiyordum. çağırdığım taksiyi beklerken yanımda belirdi.
"seni çok seviyorum biliyorsun değil mi?" dedi ağlayarak. dişlerimi ve yumruğumu sıkmış, ağlamamak için direnen gözlerime söz geçiremezken, gitmek isteyen beynim ve kalmak için can atan kalbimin arasında belki de en büyük savaşımı veriyordum. 

taksi geldi. son bir kez o tanıdık gözlere baktım. tahmin ettiğimden çok daha kısa bakabildim. içim erimişti. taksinin kapısını açmak için hamle yaptığımda hıçkırarak boynuma sarıldı. çocukluğumdan beri ilk kez hıçkırarak ağlıyordum. saçlarının kokusunu iyice beynime kazıyıp bir hışımla bindim arabaya. bir süre uzaklaştıktan sonra arka camdan baktım. kaldırımda diz çökmüş ağlamaya devam ediyordu. 
kafamı koltuğun arkasına sakladım. şoför ağlayan bir adamın gözyaşılarını görsün istemiyordum. 

ben aslında o gün, kaldırımda diz çöküp ağlayan kadınımı, elinden tutup kaldırmak istiyordum. 

ben aslında o gün, o şehirden gitmeyi hiç istemiyordum.

178
0
0
Yorum Yaz